Bir Yazıya Neden Başlık Konur?
Şu an bu yazıya etkileyici bir giriş yapabilmek için on bin
kitap okumuş olmayı isterdim. Ancak şu an çaresiz haldeyim. Kelimeleri
sıralayıp anlamlı bütünler oluşturmayı bırak, sizleri etkileyecek tek bir
kelimem dahi yok. Zaten bu kelimeleri daha önceleri öyle kötü yerlerde
kullanmış oluyorsunuz ki yazılarımı kirletir diye korkuyorum.
Dilerseniz, ilk olarak beni tanımakla başlayalım. Yaşım otuz
altı, tıp doktoruyum. İki evim var, biri kirada. Kiracım çok şeker bir insan; evli,
iki çocuk babası ve iyi derece İngilizce biliyor. Türki cumhuriyetler üzerinde
oynanan Bizans oyunlarını çözmekle meşgul. Bense diğer evde oturuyorum. Bu ev
bana ziraat mühendisi babamdan kaldı. Rahmetlinin garip huyları vardı, sohbet
ederken tavandaki işlemelere dalar giderdi. Tumturaklı cümleler etmeye de bayılırdı.
Bir keresinde “insan uzviyetindeki ve tabiattaki mihaniki mevcudiyetler insanın
rasyonel ruhunu kanıtlar mahiyettedir” gibi bir cümle etmişti de masadaki
herkes iki üç dakika susmuştu, hiç unutmam. Annemin ise bir çift uzunca kolu ve
yıpranmış bir karaciğeri vardı. Sabahları birkaç mafya bozuntusunu ipten alır,
geceleri ise bana aşk ve sevgiye dair öğütler verir, garibime giderdi. Türk
entelijansiyasının bu güzide çiftini elim bir trafik kazasında kaybettik. Ben
de aynı araçtaydım ancak burnum dahi kanamadı. Sevgili dostum Necdet, bunun
Tanrı’nın bir işareti olduğunu söylemişti bana. Bense yaratıcımla aramda bu
denli sağlıksız bir iletişim olmasına içerlemiştim doğrusu.
Arapça dua eden insanların Latince kemiklerini ezberlemekten
bıktığım zamanlarda kendimi geliştirmeye gayret ettim. Çok okuyan – çok gezen tartışmasına
cevabımı sahada verdim ve geldiğim yeri unutana kadar gezdim. Doksan – iki bin
arası Türk sinemasının göçebe kimlikli karakterlerine benzedim, bildiklerimi
her fırsatta sizlere satmayı ise hiç ihmal etmedim. Bu gösteriş merakım beni
radyo programı yapmaya kadar itti. Allah vergisi kırçıllı sese sahip ben ve
sivrisinek vızıltısını aratır bir sese sahip sevgili dostum Necdet ile bir
radyo programı tertip ettik. Bu programdaki esas amacım birkaç genç aşığın kafasını
bulandırmak. Arkadaşım Necdet’in hareketlerini ise hayatım boyunca anlamlandıramadım.
Dilerseniz şimdi de, gözlerimizi Necdet’e uzatalım.
Sevgili Necdet, programlarımızdan birinde “âşık olmak, arada
sözcükler varsa mümkündür” gibi münasebetsiz bir laf etmiştin. Bir diğer
programımızda ise “batan gemiyi farelerden evvel sözcükler terk eder” dediğini
anımsıyorum. Peki, iki insan arasında, bu batan gemilerin sözcükleri varsa âşık
olmak yine de mümkün müdür? Sevgili Musa, tabii sen pozitivist tabiatlı bir
insan olmandan dolayı bu alandaki gelişmeleri göremiyorsun. Biz artık önermeleri
birbirleriyle kıyas edip onları çürütmek yerine güzellikleri karşısında hayallere
dalmak, tavan süslemelerine değil gökyüzüne bakmak ve bulutları horozlara
benzetme derdindeyiz. Sana yardımı dokunacaksa aşkın bir tanımını yapayım,
biraz da bununla oyalan: Aşk; iki insanın kalbinin, fevkalade bir şiddette çarpmak
suretiyle birbirine kavuşma arzusudur.
Bu ufak mülakatımızdan da anlayabileceğiniz gibi, sevgili
arkadaşım Necdet değişkenleri hesaplamakta son derece aciz. Öte yandan tıp
biliminin kalp nakli gibi nimetlerinden ya habersiz ya da bilmezlikten geliyor.
Çok gökyüzüne bakmaktan kör olmuş, hakikatleri ıskalıyor. Sevgili Necdet, aşk
denilen mefhum, esasında kimyasal bir tepkimedir. Hatta, hayatın kendisi de
kimyadan ibarettir. İnsanlar birbirlerinin kopyasıdır, bu kadar tepkimenin
arasında ulvi amaçlar aramak ise ancak senin gibilere yakışır.
Değerli okuyucularım, sizlerden rica ediyorum, sinirlerime hâkim
olamadığım bir yukarıdaki paragrafı okumayınız. Sizlere, çok sevdiğim arkadaşım
sevgili Necdet’in bir tanımını yaparak veda etmek istiyorum.
Necdet; elleri cebinde, bilmediği bir şehrin sokaklarında dolaşan insandır. Sakın
yol tarif etmeyiniz.
Yorumlar
Yorum Gönder