Bendeniz, Deniz

Kalabalık caddeyi arkasında bıraktı, dar sokaklara saptı. Büyük apartmanlar seyrekleşti, sonra da kayboldu. Aradığı koca gri binanın önüne geldiğinde gözlerini kısarak duvarları inceledi. Çekilecek bir belgeselde bu hastanenin insanlar üzerinde nasıl bir izlenim uyandıracağını merak ediyordu. İçeri girdi, kimsenin dikkatini çekmeden doğumhanenin yolunu tuttu. Heyecanlıydı, ne de olsa kendi doğumunu izleyecekti.

Doğum anı ve sonraki birkaç yıl son derece önemliydi. Hiç hatırlamadığı bu yılları bir yabancı gibi seyredecekti. Kişiliğini bir türlü çözemediğinden, hatırlayamadığı bu yıllarda karakterini etkileyen ve onu hiç sevmediği bu insana dönüştüren çok önemli olaylar yaşanmış olması gerektiğini düşünüyordu. Böylece ilk 21 yılını sıkıca gözlemleyecek ve hayatına emin adımlarla devam edecekti.  Belki hayatın anlamını bile çözerdi. Bir an duvar saatinin çalışıp çalışmadığından şüphe etti, zaman yine yavaşlamıştı. Kalemini çıkardı ancak defterini bulamadı. Bir kaşarlı tostun peçetesi üzerine memnuniyetsizce yazdı:

Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Bu tumturaklı sözün ne zaman ve kimler tarafından söylendiği bilinmiyor. Uzun yıllar önce işitmiştim, dost meclislerinde söyleyince pek bir hoş karşılanıyordu. Yerli yersiz her fırsatta, katılmayarak da olsa söyledim bu vecizeyi. Takdir görmek ve karşımdakilere onlardan daha bilgili olduğumu hissettirmek istiyordum. Değersizdim çünkü. Ben olmasam, hayat aynen devam ederdi. Yarattığım veya geliştirebildiğim hiçbir şey yoktu. Öfkelendim, silmeye çalıştım başkalarının yaptıklarını. Mürekkeple yazmışlar oysa. Ben kurşun kalem silgisiydim. Değersizdim. Azaldığımla kaldım.

21 yıl boyunca her anımda hissettiğim değersizliğimin bir kısmını unutabilmek; bir eksiklik değil, olsa olsa bir hediye olabilirdi benim için. Nisyan, fevkalade bir bergüzardır. Şimdi, bu hayatta bana verilen nadir hediyelerden olan unutma kabiliyetimi bir kenara bırakıyor ve geçmişime bir yolculuğa çıkıyorum. Bunu nasıl yapabildiğimi soracak olursanız, çok istedim. Siz de yeterince çok isterseniz delirebilirsiniz.

Doğum gerçekleşmişti. Peçeteyi attı. İlgili gözlerle küçüklüğünü izliyordu. İlk defa, ağlayan kendisini bir ayna marifeti olmadan görebiliyordu. Kalemini çıkardı, defterini nihayet buldu ve çıkan hışırtılardan zevk alarak yazdı:

2 Haziran Çarşamba, 1965. Tarih düşüldü. Niçin?
Doğumu önemlidir kendisi için.
Herhangi bir olumsuz manzaraya rastlanılmadı.
Birkaç sözlük karıştırıldı, Deniz kondu adı.
Gelip geçti, birkaç şehir ve birkaç bakıcı
Tokat ve iltifat, aman ne acı
İşte karşınızda, türünün en utangacı.

Güvenlik güçleri solcuları, yıllar yılları kovalıyordu. Hayatı, aynı koşullar altında aynı sonucu veriyordu. Kendisine müdahale etmeliydi. Kapısını çaldı. Oturdu. Nasıl söze gireceğini bilemiyordu. Ben de bilemiyordum. Kendisini tanıtacak hali yoktu herhalde. “Evlat” demek istiyordu içten içe ama bu kendini yansıtmıyordu. Çekingenliğinden utandı. Utandılar. Ayak baş parmakları üst üste, terleyen ellerini pantolonlarına kurulayan iki genç, tavan işlemelerini izliyordu.

Fazlasıyla erillerdi. Erkekler ve gerçekler tarafından itilmişlerdi. Uslu bir çocuk veya Suslu bir antik çağ insanı gibi susuyorlardı. Büyük olan kendisini beğeniyordu beğenmesine ancak pek seveni yoktu. Onu beğenmeyenlerin kendisini anlamadığı kanısındaydı. Hayatta pek bir şey başaramamıştı. Mutlu olmak için kendini aldatır, yalanlar söylerdi. Bazen yalnız kaldığında, kendini kötülediği olurdu fakat, bunda da pek başarılı olamazdı. Küçük olan ise şimdilik mutluydu.

Evlat;
Gördüğüm lüzum üzerine seninle bu konuşmayı gerçekleştiriyorum. Şu an mutlu olabilirsin ancak bir şeyler yanlış gidiyor. Eğer böyle devam edersen ileride asla mutlu olamayacak, bir kadının gözlerine aşkla bakamayacak ve kendini tüketeceksin. Beni, kendini seviyorsan ve hayatının amacını bulmak istiyorsan, ki bunlardan şüphem yok, şimdi söyleyeceklerimi harfi harfine uygula.

Çalışıyorsun. Bunca yıllık tecrübem sonucunda çalışkan olmanın kötü bir şey olduğuna karar verdim. İnsan bir yerden sonra en yüksek notları alıp sınıf birincisi olmak gibi aşağılık bir tutkuya kapılıyor. Üstelik arkadaşların da senin kadar çalışkan olmadığından etrafında derdini anlayacak kimse kalmıyor. Unutma, her insan tembellik hakkına sahiptir. Sevmek, içmek ve tembellik etmek hariç her şeyde tembellik et. Zira hayattaki amacın çalışmak kadar yüzeysel bir eylem olamaz. Çalışmak ancak oyalanmaya yarar.  

Bu aralar çok hayal kuruyorsun. Meselelerin çözülmesinde hayallerin hiçbir faydası olamaz. Her tanıştığın insanla ilgili münasebetsiz hayallerin var. O insan yanından bir dakikalığına ayrıldığında o hayallerin öyle yerlere varıyor ki ihanete uğruyorsun, güceniyorsun. Bir yerden sonra gerçekler, hayaller ve anılar birbirine karışıyor. Hayal kurma. Zira hayattaki amacın hayal kurmak kadar belirsiz bir eylem olamaz. Hayal kurmak ancak oyalanmaya yarar.

Küçük, anlamsız gözlerle büyük haline bakıyordu. İpe sapa gelmez tavsiyeleri duydukça dehşete kapılıyor, kendiyle çelişiyor ve çıkmaza giriyordu. İleride büründüğü bu hastalıklı ruh hali olayları ne derece doğru tahlil edebilirdi? Tavsiyelere güvenmeli miydi?

Nerede kalmıştık… Roman okuyorsun. Tutturmuşsun bir “nitelikli roman, dışsal çatışmalardan ziyade içsel çatışmaların çok olduğu romandır” lafı, anlaşılmaz kelimeler arasında debelenip duruyorsun. Romanın hiçbir türlüsü nitelikli değildir, roman okuma. Zira hayattaki amacın bir başkasının zihninde gizli olamaz. Roman okumak ancak oyalanmaya yarar.

Dua ediyorsun. Geceleri yatmadan önce sevgilin ve sana mutlu bir gelecek, anne ve babana uzun bir ömür ve kendine hidayet diliyorsun. Anlaşılan Allah’ın pek umurunda değil bu istekler. Sevgilin varoluşsal sancılar çektiği için senden ayrılacak, annen ve baban vahim bir trafik kazasında can verecek. Sense hidayet dilediğin Allah’tan umudu kesmiş, onunla dalga geçer hale geleceksin. Ancak bunların hiçbiri, gece yalnız kaldığında tavana bakarken hissettiğin gibi çaresiz hissettirmeyecek seni. Dua etme. Zira hayattaki amacın senin güçsüzlüğünün bir ürünü olan varlıkla ilişkili olamaz. Dua etmek ancak oyalanmaya yarar.

Bir süre susuldu. Zaman aktı veya akmadı. Çığlıklar atıldı ve fakat duyan olmadı. Oturulan koltukta doğrulundu. Dudaklar ıslatıldı, boğazlar temizlendi. Konuşmaya başlanılamadı. Kestane koktu, geçmişe gidildi ancak dönülemedi. Gözlerden birkaç damla yaş süzüldü. Yardım istendi, aldırış eden olmadı. Geçmişten dönüldü. Küçük; aynı anda burnunu çekti, nefes aldı ve başladı:

Beyefendi;
Tavsiyelerinizi can kulağıyla dinledim zira buna ihtiyacınız vardı. Bir özet yapacak olursak; bana çalışmayı, okumayı, hayal kurmayı ve dua etmeyi yasak ettiniz. Bu durumda hayatıma son vermek dışında başkaca bir seçeneğim kalmıyor. Sanmıyorum ki bunu isteyesiniz.

Atladığınız önemli bir husus var. Hayat son derece rastlantısal bir meseledir ve herhangi bir hayatın herhangi bir amacı olamaz. Hayat çözülecek bir problem değil, yaşanacak bir hakikattir. Lütfen çıkarken kapıyı kapatınız.

Ve işte kulunuz, Deniz. Geçmişe her dönüşünde yalpalayan, hor görülen ve kendini dahi ikna edemeyen fakat kendi tarafından ikna edilen Deniz. Tutarsız ve tutunamayan bir densiz Deniz; biziz, siziz, alternatifsiz.

Yorumlar