Başlık Koyamadım

 

Evinde, masasının başında kımıldamadan oturuyordu. Yazını yazmalısın. Ya da bir bahane bulmalısın. Durmadan su içiyordu. Suyun her damlasını yemek borusunda hissetmek istiyordu. Ya da duşta soğuk portakal yemek. Bir çıkış yapmalısın. Kendi içinde kaybolmamalısın. Yazını yazmalısın. Kendini göstermelisin. İşler birikiyor. Sevgili okur, keşke bana bir mektup yazmış olsaydın da ben de sana cevap veriyor olsaydım. Hiçbir nedenim olmadan, karşına çıkıp o değerli vaktine talip olmak büyük bir hadsizlik. Oğlum, çorban soğudu yine, içsene çorbanı. Hanımefendi bir saniye, mektupları okuyorum.

“Uzunca bir süre, hayatın hiçbir amacı olmadığını ve insanoğlunun bir hedef belirlememesi gerektiğini düşündüm. Bu derin boşluk, ruhumda derin yaralar açtı. Yaşamak için hiçbir gayretim yoktu. Hakikaten, uyanmak için bir çaba gerekseydi, bunda muvaffak olamazdım. Sonraları, yaşamın çözülmesi gereken bir sorun olmadığını, aksine tecrübe edilmesi gereken bir olgu olduğunu söyleyip duran bir yazar okudum. Hak verdim. Burada sizinle pek sevdiğim bir şiiri paylaşmak isterim.

la vie est bréve / un peu de reve / un peu d'amour / et puis bonjour
la vie est vaine / un peu de peine / un peu d'espoir / et puis bonsoir

Daha sonraları, hayatı algılayışım biraz daha değişti. Hayatın bir amacının ve manasının olmamasının bize çok büyük bir özgürlük sağladığını fark ettim. Şu hayatta dilediğimiz bir amaç belirleyip dilediğimiz yollarla bunun için çabalayabiliriz. Her şey bizim elimizde ve bize göre. Ölüm meselesine gelirsek, hayatı değerli kılan ölümün kendisidir. Bir varlığın sonsuza dek kendini muhafaza etmesi, azapların en büyüğüdür. İyi ki ölüyoruz, ölüyoruz ki bütün utançlarımız, kötülüklerimiz, yalanlarımız bizimle toprağa gömülüyor. Sevgilerimle.”

Yutkundu.

“Hayatımızı elimizden aldılar, aldınız. Gençliğimizi, kimliğimizi, inancımızı, umudumuzu. Siz de tek kelime etmediniz, sessiz kaldınız. Bir de utanmadan hayattaki hedefimizi soruyorsunuz. Artık bu yaşadığım hayatın hiçbir önemi yok. Tek bir hedefim var: Bize bunları yaşatanlardan, sizden hesap sormak. Riyakarlığınızı, kötülüğünüzü, cehaletinizi yüzünüze vurmak istiyorum. Şuncacık hayatımda o kadar kötü şeyler yaşattınız ki bize, elimizde kala kala körpe gençliğimiz ve diri nefretimiz kaldı. Ve nefret, duyguların en asilidir. Sahtesiyle karşılaşmanız mümkün değil, tüm nefretler benimki gibi hakikidir. Nefret insana şüphelerden ari duru bir zihin verir, nefret istikrarlıdır, nefret insana huzur verir. Sıcak yataklarınızda sessizliğinizden hiç pişmanlık duymadan, bizim için kalbinizde tek bir çakıl taşı ısıtmadan geçirdiğiniz olağan geceleri tek tek ödeteceğim size.”

Korktu ama utanmadı.

“Sevgili yazar, bir önceki yazınızda okurlarınıza hedeflerini sormuşsunuz. Ben de naçizane, bu soruyu cevaplandırmak isterim. Ben de yazar olmak istiyorum. Hafif kirli sakalım olsun, sakallarımı sıvazlarken uzaklara bakayım. Sahi sizin niçin böyle bir pozunuz yok? Köse misiniz? Fakat öyle alelade bir yazar olmak istemiyorum; denenmemişleri deneyen, yaratıcılığın sınırlarını zorlayan, edebiyatın aykırı çocuğu Nalan. Nalan mı? Evet Nalan. Şaşırdınız değil mi? Şaşırmamış da olabilirsiniz, henüz yazar değilim, deniyorum. Fakat anlaşılmak gibi bir derdim yok. İnsanlar benim ne söylediğimi anlamak için kafa yorsunlar, portakal soysunlar, kıvransınlar, baş ucuna koysunlar ve nihayet benim üstünlüğümü kabullenip beni anlamaya çalışmaktan vazgeçsinler istiyorum. Varoluşumun varlıklarını sürklase etmesini istiyorum. Fark edilmek istiyorum. Sizinle bir kahve içer miyiz? Arayın: 0542 425 16 07”

Aradı.

 “Tanımsız labirentlerde acımasız devlerle kapışmak, fettan denizkızlarıyla oynaşmak istiyorum. Tozlu akşamüstlerinde yavruağzı bir neşe olmak ve heyuladan feveranlarla cismanileşmek; bunlardır benim hedefim. Kesif burçak tarlalarında perdebirun bir ekinden farksız, bu satırları yazıyorum. Tefekkürle hissin yüksek bir imtizacını bünyemde bulundurmadıktan, ipeksi hayatların gayrimuayyen kuranderi olmadıktan sonra yaşamanın ne manası var?”

Anlamadı ama sevdi.

“Tavan işlemelerine bakıyorum. Hiçbir şey hissetmiyorum. Eskiden üzülürdüm, acı çekerdim. Bir şeyi değiştirdiğinden değil, sadece hissetmemi sağlıyordu. Acı çekiyordum, bir şeyler yapıyordum. Elimden bir şey gelmemesinin açtığı boşluğu hüzün dolduruyordu. Şimdiyse kaskatı zihnim ve soğuk kalbimle beraber bekliyorum. Sadece bekliyorum. Hayat sanırım beklemenin ta kendisi. Ama ben bir şeyler olsun istiyorum. Sanırım yapacağım.”

…

Beğendin mi çorbayı? Evet. Mercimek çorbasını içerken sanki çorba, yemek borumu okşuyor, senin saçımı okşadığın gibi. Anne, bazen ne düşünüyorum biliyor musun? Bence yaşadığımız hayat, yaşanabilir hayatların en kötüsü. Hani öyle bir dengede duruyor ki, bir nebze daha kötü olsaydı dayanamazdık ve yaşamaktan vazgeçerdik. Ama şimdi yaşıyoruz, kısacık hayatlarımıza devasa anlamlar ve hedefler yüklüyoruz. Ama unuttuğumuz bir şey var: hedefi tutturursak geri kalan her şeyi ıskalamış oluruz.

Sana böyle beylik bir laf etmek istemezdim ama lafın fiyakası karşısında çok direnemedim. Hatta sonrasında bir de es verdim özümseyesin diye. Ben bazen işin içinden çıkamıyorum anne, kendi içime hapsoluyorum. Tumturaklı ama tutarsız düşüncelerim beni sarıp sarmalıyor, kurtulamıyorum. Birçok şey oluyorum, kendim olamıyorum. Her şeyi ıskalıyorum, hedefi dahi tutturamıyorum. Artık beklemekten vazgeçiyorum ve ekliyorum: “bütün insanlığın önünde eğilerek özür diliyorum: beni yanlışlıkla çıkardılar sahneye.”

Yorumlar